19 Haziran 2018 Salı

MAHALLEMİZDEN BİR AYAKLI KÜTÜPHANE GEÇTİ



Her mahalle insanın zihninde derin izler bırakır. Unutmadığınız birçok anınız doğup büyüdüğünüz mahallenizde şekillenir. Dostluk kurmayı, yaşamla mücadele etmeyi, birbirinizin arkasını kollamayı mahallenin verdiği o samimi havada öğrenirsiniz. Mahalleler samimiyetin bulunduğu, herkesin birbirini tanıdığı, komşuluk ilişkilerinin sıkı olduğu, evlerin üst üste değil yana yana kurulduğu dolayısıyla kimsenin kimseden üstün olmadığının göstergesi olan alanlardır. Bitmek bilmeyen uzun muhabbetlerin istisnasız tek adresidir mahalleler. Gençlerin, yaşlıların, kadınların ve çocukların kendi aralarında kurdukları bu sohbet ağı ömür boyu sürer giderdi. Benim anılarımda işte böyle bir mahallede şekillendi. Çocukluğumun o unutulmaz anlarını, gençliğimin verdiği heyecanlı dönemleri, şehrin merkezinden uzak küçük ve bir o kadar kalabalık böyle bir mahallede yaşadım bende. Sabahları erkenden kalkıp daha kimsecikler uyanmadan mahalledeki bütün çocukları toplayıp akşamlara kadar süren futbol müsabakaları yapardık. Akşam olunca bu defa saklambaç oynamaya başlardık. Ta ki annelerimizin o tatlı ve bir o kadar kızgın sesleri ile bizi çağırdıklarını duyana kadar sürüp giderdi bu oyunlarımız. Yazları Kuran kurslarında bir araya gelir, bir yandan Kuran öğrenmeye çalışırken öbür yandan mahallenin bütün çocukları burada diye yine bir oyun kurmak için sabah erkenden elimize aldığımız elifbalarla mahallemizin camisinin yolunu tutardık. Bizim mahallenin zihnimde derin bir iz bıraktığı anı işte burada başladı. 

Camimizin imamı Yusuf Hoca’nın babası Şemseddin amca ile kurduğum muhabbet hayatımda büyük bir dönüm noktası oldu. Biz elifbalarla camiden içeri girdiğimizde Şemseddin amcayı hep bir köşede elinde her gün farklı bir kitap okurken görür, çekindiğim için yanına hiç uğramazdım. Ama okuduğu kitapların ismini merak ettiğimden bin bir güçlükle o kitapların isminin ne olduğu görmeye çabalardım. Bir gün yine böyle bir çaba içerisindeyken merakımı fark eden Şemseddin amca kitap okurken gözünden hiç çıkarmadığı gözlüğünü çıkarıp rahleye bırakarak bana doğru baktı. İçim bu sırada öyle bir ürpermişti ki bir an kızacağını sanıp tereddüt ederek başımı önümdeki rahlede duran elifbaya çevirdim.  Bu sırada ara ara dönüp Şemseddin amca ne yapıyor diye çaktırmadan bakıyordum. Birden ‘’Ahmet !’’ diye seslendi Şemseddin amca. Biraz korkuyla, biraz da sevinçle Şemseddin amcaya yüzümü çevirdim, eliyle bana yanıma gel işareti yapıyordu. Endişeli ve biraz da tedirgin bir şekilde Yusuf hocadan izin alıp Şemseddin amcanın yanına varıp oturdum. Şemseddin amcanın bana ilk sorduğu soru ‘’kitap okumayı sever misin?’’ oldu. Mahallede oynadığımız oyunlardan fırsat buldukça – ki bu zaman 5-10 dakikayı geçmezdi- kitap okuyan ben, ‘’evet severim’’ diye yanıt verdim. Şemseddin amcanın bu kısa muhabbetimizdeki sakin tavrı, tebessüm eden çehresi ile bana bakışı ve sıcakkanlı tavrı benim ona ısınmamı sağlamıştı. Okuduğu kitaplarını koyduğu kitap rafından bir kitap çıkarak bana uzattı. Aklımdan hiçbir zaman çıkaramadığım bu kısa an, benim hayatımın dönüm noktası olmuştu. Şemseddin amcanın verdiği kitap, çocuklar için yazılmış peygamberimizin hayatını anlatan bir siyer kitabıydı. Hayatım boyunca aldığım en güzel hediyelerden biriydi bu belki de. Büyük bir heyecanla eve varıp birgün içinde bu kitabı bitirmiştim. Ertesi gün Şemseddin amcanın yanına varıp kitabı bitirdiğimi söyleyince kitabı anlatmamı istedi. Büyük bir sevinçle Şemseddin amcanın dizinin dibine oturup her cümlesine ayrı ayrı vurulduğum ve her yaşanan olayda peygamberimizin gösterdiği tutum ve davranışlara hayran kaldığım, kimi zaman okurken gözyaşlarıma hakim olamadığım kitabı büyük bir iştahla anlatmaya başladım.  Kitabı anlatmayı bitirince Şemseddin amcaya yüzümü çevirmiş ve gözlerinin dolu olduğunu fark etmiştim. Elindeki mendille gözyaşlarını sildikten sonra başımı okşayıp ‘’aferim evlat, aferim’’ dedi dokunaklı bir sesle. İşte Şemseddin amcayla başlayan bu muhabbetimiz daha sonra bana sırayla verdiği,  ‘‘Hz. Ali’nin Cenkleri, Battalgazi Destanı, Dede Korkut Hikayeleri,’’ kitaplarını okumam ile sürüp gitti. Ben bu kitapları okurken Şemseddin amca her gün başka bir kitapla meşgul oluyordu. Sorduğum her soruya bir anda cevap veriyor ve hangi kitapta kaçıncı sayfada bu bilginin olduğuna varıncaya kadar söylüyordu. Şemseddin amcanın bu zekasına hayran kalmış ve onun gibi olmak için bende kitaplara sarılmış, her gün farklı bir kitapla meşgul olmaya başlamıştım. Şemseddin amcayla uzayıp giden bu diyalogumuz lise yıllarına kadar varmıştı. 

Şemseddin amcadan duyduğum her hikaye, her olay zihnimde yer etmişti. Kimi zaman Divan-i Lugatit Türk isimli kitabı bir sahafçıda görüp bin bir merakla inceleyip, parası çıkışmadığı için kitabı alamayan ve eve gidip para getirinceye kadar kitabı başkası alır diye kitap sahibini dükkanına kilitleyip, parayı bulunca gelip kitabı alan, büyük bir kitap aşığı olan ve kurduğu millet kütüphanesini milletine vakfeden Ali Emiri Efendi’den, kimi zaman üstün zekası ve parlak hafızasıyla ‘’kafasının içi, kütüphanesinden daha zengin olan adam’’ diye anılan İbnülemin Mahmud Kemal İnal’den bahseden Şemseddin amca, daha bir çok ismin hayatlarını ve hatıralarını anlatır, anlatırken de gözleri dolardı. ‘’Ahmet evladım, bunlar hepsi bir kütüphaneydi, ayaklı birer kütüphaneydi’’ diye iç geçirir ve şimdiki halimize bakarak hayıflanır, ‘’ne kadar az okuyoruz’’ dedikten sonra ‘’Ahmet evladım, oku okumaktan vazgeçme, Cemil Meriç merhum, kitap zekayı kibarlaştırır, derdi. Sen de oku ki zekan kibarlaşsın bir nesil yetişsin zekanın kibarlığıyla’’ derdi. Şemseddin amcadan dinlediğim bu hikayeler ve aldığım bu öğütler hayatım boyunca hiç aklımdan çıkmadı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat bölümünü kazandığımda yanına varıp, sevincimi paylaşmış ve hayır duasını almıştım. Gözleri dolu bir şekilde beni yolcu etmiş, ‘’kulağıma eğilip okumaktan vazgeçme Ayaklı Kütüphaneleri İstanbul’da mezarlarında ziyaret et, bir Fatiha oku’’ demeyi de unutmamıştı. Benim gözümde Şemseddin amca da bir ayaklı kütüphaneydi, benim ayaklı kütüphanem.  İstanbul’da edebiyat bölümünü okurken Şemseddin amcanın anlattığı Ayaklı Kütüphanelerle haşır neşir olmuş, İstanbul’daki tüm kütüphaneleri dolaşmış, onların teneffüs ettiği havayı tatmıştım. Şemseddin amcanın dediklerini unutmayıp mezarlarına varıp bir de Fatiha okumuştum. Üniversite ara tatile girdiğinde hem ailemi görmek hem de Şemseddin amcayı ziyaret için memlekete döndüğümde mahallede bir telaşın olduğunu ve cenaze arabasına caminin bahçe kapısından omuzlar üstünde çıkarılan bir tabutun yüklendiği fark etmiş, kimin olduğunu sorduğumda Şemseddin amca olduklarını söyleyince gözlerim dolmuş ve içim burkulmuştu. Hayatımın dönüm noktası olan, mahallemdeki en güzel anım, benim ayaklı kütüphanem bir cenaze arabasıyla mahallemizin o dar sokağından usulca geçip gitmişti.

17 Mayıs 2018 Perşembe

Cahit Zarifoğlu'nun Eşine Yazdığı Şiir




Zarif adamların zarif hikayeleri vardır. Hayatlarının küçük bir anında bile zarifliklerinden ödün vermezler. Ve o küçük anlar ve anılar sonraki nesillere bir örneklik olur. İşte Cahit Zarifoğlu ile eşi Berat hanımı arasında böyle küçük bir zarif an yaşanır. Berat hanım bir gün, o kadar şiir yazıyorsun bana bir şiir yazmadın diye sitem eder zarif adama ve karşılığında da Cahit Zarifoğlu tebessüm ederek bir kağıt kalem ister ve şiiri yazmaya başlar.



Berat Hanım şu şekilde anlatıyor kendisine yazılan şiirin hikayesini;

“Cahit Bey evde hep daktilo başında, sürekli yazı yazardı. Ben de bir gün biraz da sitem ederek dedim ki, ‘O kadar şiirin var, devamlı daktilo başındasın, bana bir şiir yazmadın.’. Hemen kâğıt kalem istedi, bana şiir yazacakmış. Birden utandım, mahcup oldum, hem ben söyledikten sonra yazmasının ne kıymeti var diye içimden geçirdim, kâğıt kalem getirmeyi kabûl etmedim. Ama o çok ısrar etti ve kâğıdı kalemi alıp başladı şiir yazmaya. ‘Bir anda ne yazacaksın, şiir öyle yazılır mı?’ falan diye itiraz etsem de ‘Şair adamım, ilham beklememe gerek yok, hemen yazacağım.’ diyor ve hâlâ sitemime gülüyordu. Şiirini tamamlayıp uzattı kâğıdı ‘Bu şiir senin.’ dedi. Ama kabûl etmedim. ‘Öyle ben söyledikten sonra adıma yazılan şiirin kıymeti mi olur?’ diye düşündüm. Hâlâ da öyle düşünürüm, o yüzden çok kıymetli bulmam o şiiri. Şair arkadaşları, çok güzel bir şiir, deseler de benim fikrim hâlâ aynı.”.

Ey berat hanım
Otur şöyle nefes al dinlen
Ve anlat ne var ne yok halin nasıl
Eğer dersen "vaktim yok dilim yorgun
Çamaşır dağ gibi
Bulaşık bir ziyafet sonrası kadar çok
Ve çocuklar
Aç uykulu ve huysuz"
Sonra anlat halin nice keyfin nasıl
O vakit koştur didin işin bitince otur
Ey Berat hanım dersen ki
Küçük bir şeyi mesele yapar"
"Bu ne zalim adam
Halimi bilmez halden anlamaz
-Ne büyük yalan-
Ayağını hal hal donatsam
Doğrusu var hakkın
N'etsem n'apsam
Boynunu kordon
Kollarını bilezik
Zinhar beddua etmeyiniz
Yine hakkın kalır
Sabırlı olunuz
Bizi hoş görünüz
Çocukları dövmeyiniz
.........................................................
Sui zan değil hüsnü zan ediniz
Ve acaba ikaz ettik hata mı ettik


21 Ağustos 2017 Pazartesi