21 Ağustos 2017 Pazartesi

Ravza Karakülah - Lâmekân

15 Ağustos 2017 Salı

Hölderlin Ve Şiirin Özü : Martin Heidegger

1. Şiir yazmak: “Bütün uğraşların en masumu”. (III, 377.) 2. “Mülklerin .en tehlikelisi dil bunun için verildi insana… kendisinin ne olduğuna tanıklık edebilsin diye…” (IV, 246.) 3. “Çok şey öğrenmiştir insan. Göklülerden nicesini adlandırmıştır o, Biz bir söyleşi olalı Ve birbirimizden işitebileli”. (IV, 343.) 4. “Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar”. (IV, 63.) 5. “Erdemle dolu, yine de ozanca barınır insan bu yeryüzünde.” (VI, 25.) Şiirin özünü gösterme amacı için neden Hölderlin’in yapıtı seçildi? Neden Homeros ya da Sofokles değil, neden Virgilius ya da Dante değil, neden Shakespeare ya da Goethe değil? Şiirin özü bu ozanların yapıtlarında da gerçekleşmiştir, hatta Hölderlin’in öylesine erken ve birden bire kesilen yaratmalarından daha zengin bir biçimde. Olabilir. Yine de Hölderlin seçilmiştir ve yalnız o. Peki şiirin evrensel özü, genellikle, bir tek ozanın yapıtından çıkarılabilir mi?
Evrenseli, yani bir çoklarınca geçerli olanı, ancak bir karşılaştırma süreciyle elde edebiliriz. Bunun için, olabildiğince çeşitli şiirlerle şiir türlerinin örneği gerekir kişiye. Bu bakımdan Hölderlin’in şiiri başka nice şiirden biridir ancak. Şiirin özünü tanımlamada tek başına hiç de yeterli bir ölçü olamaz. Niyetimiz daha başta başarısızlığa uğrayacak demek ki. Elbette – biz “şiirin özü”nden, her şiir için aynı şekilde geçerli evrensel bir kavramda toplanmış olanı arıladığımız sürece…
Oysa bütün tikeller için geçerli olan bu evrensel, her zaman geçersiz olandır, hiç bir zaman özscl olmayan “öz”dür. Bizim aradığımızsa özün bu özsel öğesidir; şiiri ciddîye alacak mıyız, alacaksak nasıl alacağız, şiirin egemenliği altına girmek için yanımızda varsayımlar getirecek miyiz, getireceksek nasıl getireceğiz, – işte bu konuda bizi karara zorlayan öğedir bizim aradığımız. Hölderlin, nice yapıttan biri olan yapıtı şiirin evrensel , özünü gerçekleştirdiği için seçilmedi; Hölderlin’in şiirine özellikle şiirin özünü yazmak görevi ozanlık yazgısınca verildiği için, salt bunun için seçildi, üstün bir anlamda ozanın ozani’dır Hölderlin bizce. Karara zorlaması bundan. Yalnız, ozan üstüne yazmak,- sapık bir özsevi belirtisi ve aynı zamanda dünyayı tam yaşayamayışın açığa vurulması değil midir bu? Ozan üstüne yazmak,- tedirgin bir taşkınlık, yoz bir şey, bir çıkmaz değil midir o? Yanıt birazdan verilecek. Bizi yanıta erdirecek yol, kuşkusuz, zorunluluğun seçtirdiği yoldur. Biz burada, gerektiği gibi, Hölderlin’in her bir şiirini ayrı ayrı açıklayanlayız. Bunun yerine ancak, ozanın şiir üstüne beş kılavuz sözünü ele alacağız.
Bu beş sözün belirgin düzeni ve onların iç bağlantısı, şiirin özünü gözler önüne getirecektir. 1. 1799 Ocağında annesine yazdığı bir mektupta, şiir yazmak için “bütün uğraşların en masumu” (III, 377.) diyor Hölderlin. Ne ölçüde “en masum”? Şiir yazma, gösterişsiz oyun kılığında çıkar ortaya. Kendi görüntüler dünyasını bağımsız kurar ve imgelenmişin ülkesinde kök salarak kalır. Bu oyun, her zaman öyle ya da böyle suç yaratan kararların dddîliğindcn kaçınır böylece. Bundan ötürü, şiir yazma bütünüyle zararsızdır. Aynı zamanda yararsızdır o; salt bir söyleme ve konuşma olarak kaldığı için. Onda, gerçeği doğrudan doğruya kavrayan ve değiştiren eylemin hiç bir yönü bulunmaz. Şiir düş gibidir, gerçeklik gibi değil; sözlerle oynamadır, eylemin ciddîliği yoktur onda. Şiir zararsız ve yararsızdır. Salt sözden daha az tehlikeli ne olabilir ki? Yalnız, şiiri “uğraşların en masumu” saymakla, onun özünü kavramış değiliz daha. Ama bu, ne de olsa, onu nerde aramamız gerektiğini gösterir. Şiir, yapıtlarım dil ülkesinde ve dil “gerec”inden yaratır. Dil üstüne ne diyor Hölderlin? Ozanın ikinci sözünü dinleyelim. 2. Demin anılan mektupla aynı dönemden (1800), yarım kalmış bir taslakta, diyor ki ozan: “Ama kulübelerde barınır insan, ve utangaç giysiye bürünür, çünkü ruha gözcülük etmede daha içtendir / daha dikkatlidir de, tıpkı rahibenin göksel yalımı koruması gibi; onun anlayışı budur. Ve bundan ötürü ona keyfincelik / ve Tanrı’ymış gibi buyurmak ve tamamlamak için üstün güç verilmiştir; bundan ötürü dil, mülklerin en tehlikelisi verilmiştir insana, yaratarak, yokedcrek, ve batarak, ve hep yaşayana, sevgiliye ve anaya döncrck kendisinin ne olduğuna tanıklık etsin diye / ona senden kaldı bu, scndeki en tanrısalı, her şeyi esirgeyen sevgiyi senden öğrendi o.” (IV, 246.) “Uğraşların en masıımu”nun alanı dil, “mülklerin en tehlikelisi”dir.
Bu ikisi nasıl bağdaşabilir? Bu soruyu şimdilik bir yana bırakıp üç önsoru üzcrinde duralım: I. Dil kimin mülküdür? 2. O ne ölçüde mülklerin en tehlikelisidir? 3. O hangi anlamda gerçekten bir mülktür? Her şeyden önce, dille ilgili sözün
hangi durumda söylendiği dikkatimizi çekiyor: Doğanın öbür varlıkları karşısında insanın kim olduğunu anlatan bir şiir taslağında; gül, kuğular, ormandaki geyik anılıyor (IV, 300 ve 385). Bitkileri hayvanlardan ayıran parça şöyle başlıyor: “Ama kulübelerde barınır insan.” Kimdir insan? Ne olduğuna tanıklık etmesi gerekendir. Tanıklık etmek bildirmek demektir; şu anlama da gelir ama: bildirimde, bildirilmiş olanın güvencesini vermek. İnsan kendisi olandır, hele tam kendi varoluşuna tanıklık ederken. Bu tanıklık etme burda insan varoluşunun tamamlayıcı ve ek bir anlatımı demek değildir, ama insanın “varoluşunu” açıklığa kavuşturur. Peki ncye tanıklık edecektir insan? Kendisinin yeryüzüne ait olduğuna. Bu aitliği oluşturan, insanın mirasçı ve bütün nesnelerin öğrencisi olmasıdır. Bütün bu nesnelerse çatışma durumundadırlar.
Nesneleri ayırıp birbirine karşı getiren ve böylece onları aynı zamanda bir arada tutanı “içtenlik” diye adlandırıyor Hölderlin. Bu aitliğe tanıklık etme, bir dünyanın yaratılması ve yükselmesiyle, ve yine bir dünyanın yıkılması ve batmasıyla olur. însan varlığına tanıklık ve bununla iriste mn asıl tamamlanması karar özgürlüğüyle olur. Bu özgürlük zorunluyu kavrar ve kendini üstün bir yükümlülüğün bağlarıyla bağlar.
Bütün varolanlara ait olmaya tanıklık, tarih olarak gerçekleşir. Tarihin mümkün olabilmesi için de, dil verilmiştir insana. Dil, insanın mülklerinden biridir. Peki dil ne ölçüde “mülklerin en tehlikelisi”dir? Tehlikeler tehlikesidir o, çünkü her şeyden önce tehlike olanağını yaratır. Tehlike, varolanın varoluşu tehdididir. Ama insan ancak dil yoluyladır ki, açık olana açılır; ve bu açık olan, varolan olarak, insanı varoluşunda sıkıntıya sokar, alevlendirir, varolmayan olarak da aldatır, düş kırıklığına uğratır onu. Varoluşa yönelik tehdit ile kargaşanın açık koşullarını yaratan ve böylece varoluşun yitmesi olanağına, yani tehlikeye yol açan dildir. Ama dil yalnızca tehlikeler tehlikesi değildir, kendindc zorunlu olarak kendisi için de sürekli bir tehlike saklar o. Dilc, varolanı işleyişinde açığa çıkarma ve onu koruma görevi verilmiştir. Onda en katkısız ve en saklı olanla karmaşık ve sıradan olan, sözlerle dile gelebilir. Özsel söz bile, anlaşılacak ve böylece ortak bir mülk olacaksa, kendini orta malı kılmalıdır.
Bunun içindir ki, Hörderlin’in bir başka parçasında şöyle denmekte; “Sen Tanrı’yla konuştun, ama hepsi unuttu bunu, ilk meyvelerin hiç bir zaman ölümlülerin olmadığım, onların tanrılara aitliğini. Daha bir orta malı, daha bir gündelik olmalıdır meyve, ancak ondan sonra ölümlülerin olacaktır.”(IV, 238.) Katkısız da, sıradan da, aynı şekilde söylenmiş bir şeydir. Söz olarak, özden ya da düzmece bir söz olduğuna doğrudan doğruya bir güvence vermez hiç bir zaman. Tersine, özden bir söz, yalınlığı içinde sık sık özden olmayan bir söz gibi görünür. Öte yandan, özdenlik kılığına sokulan, içten söylenip yinelenen bir şeydir ancak. Bu yüzden dil kendini, kendi onayladığı sürekli bir görünüş akma sokmak ve böylece en kendine özgü olanı, yani öz sözü tehlikeye düşürmek zorunda kalır. Peki ama bu en tehlikeli şey hangi anlamda insanın mülklerindcn biridir? Dil onun kendi malıdır. Deneylcı-ini, kararlarım ve ruh durumlarım iletme amacı için emrindedir. Dil bildirmeye yarar. Buna elverişli bir araç olarak “‘mülk”tür u. Ama dilin özü yalnızca bir bildirme aracı olmakla kalmaz.
Bu tanım onun özscl özünc dokunmaz bile, özünün bir sonucunu gösterir ancak. Dil insanın nice araçlarından yalnızca biri değildir; tersine, varolanın açıklığında yer alma olanağım ancak dil bağışlar. Ancak dil olan yerde dünya vardır, yani; karar ve üretimin, eylem ve sorumluluğun, ama keyfınceliğin ve şamatanın, çürümenin ve karışıklığın da sürekli değişen dolaşımı. Ancak dünyanın ağır bastığı yerde vardır tarih. Dil daha temel bir anlamda mülktür, işe yarar, yani: insanın tarihsel var olabileceğine güvence verir. Dil onun emrindc bir araç değildir, insan ; varlığının üstün olanağım düzeniycn olaydır daha çok. Şiirin eylem alanım ve onunla birlikte şiirin kendisini kavrayabilmek için, her şeyden önce, şiirin bu özünden emin olmalıyız. Dil nasıl gerçekleşir?
Bu sorunun yanıtım bulmak için, Hölderlin’in üçüncü sözü üzerinde duralım. 3. Bu sözle, “Hiç inanmamış uzlaştırıcı” diye başlayan o bitmemiş şiirin uzun ve karışık taslağında karşılaşıyoruz: : “Çok şey öğrenmiştir insan, Goklule.rd.cn nicesin! adlandırmıştır o, Biz bir söyleşi olalı Ve birbirimizden işitebileli.”(IV’. 343.) Bu dizelerden, şimdiye dek söylediklerimizle doğrudan doğruya ilgisi olan parçayı seçelim: “Biz bir söyleşi olalı…” Biz insanlar- bir söyleşiyiz,
insanların varlığı söz içre temellenmiştir; fakat bu ancak söyleşi ilc gerçekleşir. Ama söyleşi, dilin etkinlik alanına konma biçimi değildir yalnızca, daha çok, dil ancak söyleşi olarak özdendir. Bizim genellikle dilden anladığımız, yani sözler topluluğuyla söz dizimi kuralları, dilin bir eşiğidir ancak. Peki ne demektir “söyleşi”? Sadece, bir şey üstüne başkalarıyla konuşma eylemi. Öyleyse konuşma da bir araya gelme sürecini doğuruyor. Ama Hölderlin diyor ki: “Biz bir söyleşi olalı ve birbirimizden işitebilcli.” îşitebilmc yalnızca birbiriyle konuşmanın bir sonucu değildir, tersinc, sonraki süreçte önceden varsayılır daha çok.
Ama işitebilmenin kendisi bile söz olanağına uyarlanır ve onu kullanır. Konuşabilme ile işitebilme eşit ölçüde temellidir. Biz bir söyleşiyiz,- buysa şu demektir: biz birbirimizi işitebiliriz. Biz bir söyleşiyiz; bu her zaman şu anlama da gelir: biz biricik söyleşiyiz. Fakat söyleşinin birliği, özscl sözde her zaman açık olarak bir ve aynı şeyin bulunmasından oluşur; biz bu şey üzerinde anlaşmaya varır ve onun temeli üzerinde birleşir ve böylece özden kendimiz oluruz. Söyleşi ve onun birliği bizim varoluşumuzu taşır. Ama Hölderlin “biz bir söyleşiyiz” demiyor sadece, diyor ki: “Biz bir söyleşi olalı…” Bir yerde insanca konuşma yeteneğinin bulunması ve uygulanması, dilin özden gerçekleşmesi olan söyleşi için tek basma yeterli değildir. Biz ne zamandan beri bir söyleşiyiz? Nerde biricik söyleşi olacaksa, özsel sözün bir ve aynı olana sürekli bağlanması gerekir. Bu bağlantının yokluğunda tartışma da kesinlikle olanaksızdır. Fakat bir ve aynı olan ancak sürekli ve kalıcı bir şeyin aydınlığında açığa çıkabilir. Yine de, kalıcılık ve süreklilik ancak, direten ve hazır bulunan ışımaya başlayinca görünür.
Ama bu, zaman açılıp uzandığı anda olur. İnsan kendini sürekli bir şeyin huzuruna yerleştirdikten sonra, ancak ondan sonra, değişenc, gelip gidcne açabilir kendini; çünkü ancak direten değişebilir. Sürekli bir şey üzerinde anlaşma olanağı, “yırtıcı zaman” şimdiye, geçmişe ve geleceğe bölündükten sora doğar ancak. Zaman “zaman” olalı biricik söyleşiyiz biz. Zaman ortaya çıkalı biz tarihsel olarak varız, îkisi de -biricik söyleşi ve tarihsel varoluş- aynı şekilde eski olup birbirlerinden ayrılmazlar ve aynıdırlar. Biz bir söyleşi olalı,- insan çok şey öğrenmiş ve tanrılardan nicesini adlandırmıştır. Dil söyleşi olarak sahiden gerçekleşeli, tanrılar ad edinmiş ve bir dünya görünmüştür. Ancak, yine dikkat edilmeli: tanrıların varlığı ve dünyanın görünmesi, dilin gerçekleşmesinin yalnızca bir sonucu değildir, onlar dilin gerçekleşmesiyle zamandaştırlar.
Hem öylcsine ki, biz olan gerçek söyleşi asıl bundan, tanrıların adlandırılmasından ve dünyanın sözc dönüşmesinden oluşur. Ama tanrılar ancak bize seslenmekle ve adeta bizi istemekle ad edinirler. Tanrıları adlandıran söz her zaman böylesi bir isteğe yanıttır. Bu yanıt her zaman bir yazgının sorumluluğundan doğar. Tanrıların varoluşumuzu dile getirmesi süreciyledir ki, kendimizi tanrılara adama ya da kendimizi tanrılardan çekme kararının alanına gireriz. “Biz bir söyleşi olalı”nın ne anlama geldiğim ancak şimdi bütünüyle değerlendirebiliriz. Tanrılar bizi söyleşiye sokalı, zaman “zaman” olalı, işte o andan beri, varoluşumuzun temeli söyleşi olmuştur. Dil insan varlığının üstün bir olayıdır tümcesi, bununla kazanmıştır anlamım ve temelim. Ama hemen yükseliyor soru: Biz olan bu söyleşi nasıl başlar? Tanrıların bu adlandırılışım kim tamamlar?
Yırtıcı zamandaki kalıcı bir şeyi kim kavrayıp söz içrc yerleştirir? Hölderlin bize ozanın emin yalınlığıyla söylüyor. Dördüncü sözü dinleyelim. 4. Bu söz “Anımsama” şiirinin sonunu oluşturur ve şöyle sürer: “Fakat kalıcı olanı ozanlar kurar.” (IV, 63.) Bu söz, şiirin özüyle ilgili sorurnuza ışık tutuyor. Şiir, sözle ve söz içre kurmadır. Böyle kurulan nedir? Kalıcı olan. Peki kurulabilir mi kalıcı olan? O her zaman hazır bulunan değil midir? Hayır! Kalıcı olanın bile çekip gitmeye karşı bağlanması gerekir; yalın olanın karışıklıktan koparılması gerekir; oransız oran koymak gerekir; varolanı bütünüyle taşıyan ve ona egemen olanın açık olması gerekir. Varolanın görünebilmesi için, varlığın açılması gerekir.
Ama bu kalıcı olanın kendisi, geçici olandır. “Göklü her şey çabucak geçer böylece; ama boşuna değil.” (IV, 163f.) Fakat kalsın diye, “Emanet edilir ozanların bakım ve hizmetine.” (IV, 145) Ozan, tanrıları ve bütün nesneleri oldukları gibi adlandırır. Bu adlandırma yalnızca, şu ad bulma diye bilinen şeyden oluşmaz; daha çok, ozan özsel sözü konuştuğunda, varolan, bu adlandırmayla neyse o olarak adlandırılır. Varolan olarak bilinir böylece.
Şiir varlığın sözle kurulmasıdır. Kalıcı olan, demek ki, hiç bir zaman çıkarılamaz geçici olandan. Yalın, karışık olandan hiç bir zaman doğrudan doğruya ayrılamaz. Oran, oransızda olmaz. Hiçbir zaman dipsizde bulamayız te-meli. Varlık hiç bir zaman varolan değildir. Fakat, varlık ve nesnelerin özü hiç bir zaman hcsaplanamayacağı ve hazır bulunandan çıkarılamayacağı için, bunların özgürce yaratılması, konulması ve verilmesi gerekir. Böylesi bir özgürce veriş, kurmadır. Ama tanrılar kaynakta adlandırılır ve nesnelerin özü ad alırken, böylece nesneler ilk kez ışırken, insan varoluşu sağlam bir bağlantıya sokulur ve ona bir temel sağlanır.
Ozanın sözü yalnız özgürce verme anlamında kurma değildir, insan varoluşunu temeli üstüne sağlamca oturtma anlamında da kurmadır. Şiirin bu özünü varlığın sözle kurulması olarak kavrarsak, Hölderlin’in delilik gecesinin sığınağına alınmasından çok sonra söylediği o sözün doğruluğunu biraz sezeriz. 5. Bu beşinci kılavuz sözü, “O canım mavilikte çiçcklenir / Madenden damıyla kilise kulesi. (VI, 24ff.)” diye başlayan o uzun ve aynı zamanda yaman şiirde buluyoruz. Hölderlin burda diyor ki (dize 32 f.): “Erdem dolu, yine de ozanca barınır însan bu yeryüzünde.” İnsan, üzerinde çalıştığı ve uğraştığı şeyi kendi çabalarıyla elde eder ve ona layık olur. “Yine de” -diyor Hölderlin sert bir karşıtlıkla- bütün bunlar onun bu yeryüzünde barınmasının özüne dokunmaz, bütün bunlar insan varoluşunun temeline ulaşmaz. İnsan varoluşu temelden “ozanca”dır. Fakat biz şiiri, tanrıların ve nesnelerin özünün kurucu adlandırılması olarak anlıyoruz. “Ozanca barınmak” demek, tanrıların huzurunda bulunmak ve nesnelerin özünün yakınlığına sokulmak demektir.
Temelde “ozanca”dır varoluş; buysa aynı zamanda şu demektir: kurulma (temellendirilme) olarak ödül değil, bağıştır o. Şiir varoluşa eşlik eden yalnızca bir süs değildir, yalnızca gelgeç bir ceşku ya da ancak bir heves ve eğlence değildir. Şiir, tarihi taşıyan temeldir; bunun için de, kültürün yalnızca bir görünüşü değildir, hele bir “kültür ruhu”nun yalnızca “dile gelişi” hiç değildir. Varoluşumuzun temelde ozanca olması, sonunda, onun gerçekten yalnızca zararsız bir oyun olduğu anlamına gelmez. Ama Hölderlin’in kendisi, andığımız ilk kılavuz sözde, “Bütün uğraşların en masumu” demiyor mu şiir için? Bu, şiirin şimdi açıklanan özüyle nasıl bağdaşacak? Bu, daha önce bir yana bıraktığımız soruya döndürüyor bizi. Bu somya yanıt verirken, aynı zamanda şiirin ve ozanın özünü özetlemeye ve iç gözün önünc getirmeye çalışacağız. Önce göründü ki, şiirin eylem alanı dildir. Demek ki şiirin özünü dilin özüyle anlamak gerekir.
Daha sonra belirdi ki, şiir, varoluşun ve bütün nesnelerin özünün kurucu adlandırılışıdır; herhangi bir deyiş değil, gündelik dilde tartıştığımız ve kendisiyle iş gördüğümüz bütün şeyleri ilk kez açığa çıkaran deyiştir. Demek ki şiir hiç bir zaman hazır bir ham madde olarak ele almaz dili, daha çok, dili önce şiirin kendisi mümkün kılar. Şiir tarihsel bir halkın ilkel dilidir. Öyleyse, tersine, dilin özünü şiirin özüyle anlamak gerekir. İnsan varoluşunun temeli, dilin sahiden bir gerçekleşmesi olan söyleşidir. Ama ilkel dil, varlığın kurulması olan şiirdir. Dilse “mülklerin en tchlikclisi”dir. Şiir en tehlikeli iş oluyor böylece, aynı zamanda da “bütün uğraşların en masumu”. Aslında, ancak bu iki tanımı birleştirir ve onları tekmiş gibi düşünürsek, bütünüyle kavrarız şiirin özünü. Peki şiir sahiden en tehlikeli iş midir?
Son Fransa gezisine çıkmadan hemen önce bir dostuna yazdığı mektupta diyor ki Hölderlin: “Ey dost! Dünya eskisinden daha parlak ve daha ciddî duruyor önümde! Hoşuma gidiyor onun ilerleyişi, yazın ‘kutsal babanın sakin bir elle kırmızımsı bulutlardan kutsayıcı şimşekler salması’ hoşuma gidiyor. Tanrı’yı algılayabildiklerimin tümü arasında bu işaret seçkin olandır bence. Önceleri yeni bir gerçekle, üstümüzde ve çevremizde olanın daha iyi kavranmasıyla coşabilirdim; şimdiyse korkuyorum, tanrılardan sindirebileceğinden fazlasını almış o eskilerin Tantalos’unun basma gelen, sonunda benim de başıma gelecek diye.” (V, 321) Ozan tanrıların şimşeklerine açıktır. Şiirin özü üstüne en katkısız şiir saymamız gereken bir şiirde söz ediyor bundan; o şiir şöyle başlar: “Bayram günü, köylünün biri Tarlasın! görmeye gittiğinde sabahleyin…” (IV, 151ff.)
Orda şöyle denir son bölümde: “Bize düşen, Tanrının fırtınaları altında Baf açık durmaktır, ey ozanlar, Kendi elimizle kavramak Baba’nın simfeyni Ve halka sunmak Göksel bağışı bir türküye bürüyüp.” Ve bir yıl sonra Hölderlin, deliliğin darbesin! yiyip an- ncsinin evinc döndüğündc, aynı dosta şöyle yazıyordu, Fransa’da kaldığı günleri anımsayarak: “O zorlu öğe, göğün ateşi ve insanların sessizliği, doğadaki yaşamları, sınırları ve doygunlukları, sürekli kavramıştır beni; ve kahramanlar için anlatıldığı gibi, ben de rahatça diyebilirim ki, beni Apollon vurdu.” (V, 327.) Aşırı parlaklık, karanlığa sürmüştür ozanı. “Uğraş”ının en büyük tehlike olduğunu göstermek için başka kanıt gerekir mi? Her şeyi kendisi söylüyor ozanın yazgısı.
Hölderlin’in Empedokles’indeki şu parça bir önsezi gibi çınlıyor: “Vaktinde ayrılmalıdır ruha sözcülük eden.” (III, 154.) Yine de: şiir “bütün uğraşların en masumu”dur. Hölderlin mektubunda böyle yazıyor, yalnızca annesini esirgemek için değil, bu zararsız dışın, vadinin dağa ait olması gibi, şiirin özüne ait olduğunu bilmesinden. Öyle ya, ozan gündelik yaşamdan “atılmış” olmasa ve ona karşı uğraşının görünüşteki zararsızlığıyla korunmasa, bu en tehlikeli yapıt nasıl gerçekleşir ve saklanırdı? Şiir oyuna benzer ama oyun değildir. Oyun gerçekten insanları bir araya getirir, ama öyle getirir ki, herkes kendini unutur onda. Buna karşılık, şiirde, varoluşunun temeli üstünde bütünlenir insan. Orda dinlenişe varır; eylemsizliğin görünüşteki dinginliğine ve düşünce boşluğuna değil elbette, bütün güçlerin ve bağlantıların etkin olduğu o sonsuz dinlenme durumuna (bak, annesine yazdığı l Ocak 1799 tarihli mektup, III, 368f.) içinde kendimizi evimizde sandığmız o elle tutulur ve şamatacı gerçeğe karşı, gerçek olmayanın ve düş’ün görünüşünü çıkarır şiir. Ve yine tersinc, ozanın dediği ve olmayı üstlendiği şey, gerçek olandır.
Bunun içindir ki Panthea, bir dostun parlak biliciliğiylc, “Empedokles” üstüne bildiriyor (III, 78); “Yaşamdır onun kendisi almaşı, Bizlerse yaşamın düşleriyiz.” Böylece, şiirin özünün dış görünüşü sallanır gibidir ama sağlam durmaktadır. Aslında özden kurmadır kendisi, yani: sağlam temel. Doğru, her kurma özgürce bir bağış olarak kalır, ve Hölderlin şöyle dendiğim işitir: “Kırlangıçlar gibi özgür olsun ozanlar.” (IV, 168) Fakat bu özgürlük düzenbağı olmayan bir keyfıncelik ve dediğim dedik bir istek değil, üstün bir zorunluluktur. Şiir, varlığı kurma olarak, ikili bir denetim altındadır. Bu iç yasalara bakarken önce özü kavrarız bütünüyle. Şiir yazma,tanrıların kaynakta adlandırılmasıdır. Fakat şiirsel söz, ancak tanrılar bizi dile getirdikleri zaman kazanır gücünü. Tanrılar nasıl konuşurlar? “…ve eskilerden gelen işaretler Dilidir tanrıların.” (IV, 135.)
Ozanın deyişi, kendi halkına sunulmak üzre tutulmasıdır bu işaretlerin, işaretlerin bu tutulması bir almadır ama yeni bir vermedir de; çünkü bütünlenmişi “ilk işaretler”de görüverir ozan ve bu görülmüşü kendi sözü içre korkusuzca sunar, daha-bütünlenniemişi önceden bildirmek amacıyla. Onun için: “…fırtınalarda bir kartal gibi Geleceği bildirerek uçar korkusuz ruh Taklaşan tanrılarının önü sıra.” (IV, 135.) Varlığın kurulması tanrıların işaretlerine bağlıdır. Ve şiirsel söz aynı zamanda “halkın sesi”nin yalnızca yorumudur. Halka varlığın tümüne ait olduğunu hatırlatan deyişleri “halkın sesi” diye adlandırır Höldcriin. Ama bu ses sık sık dilsizleşir ve yorulur. Hatta genellikle gerçeği kendiliğinden söyleyecek durumdadır, onu açıklayanlara gereksinme duyar. “Halkın Sesi” başlıklı şiir iki biçimiyle kalmıştır bize. En çok da son bölümlerde ayrılırlar, ama birbirlerini tamamlarcasına. îlk biçimin sonu şöyledir: “Dindarlık olduğu için, göklülere sevimden Yüceltirim halkın sesini, o durgunu, Ama tanrılar ve insanlar a/kına Durgunluğa can atmasın her zaman!” (IV, 141.) İkinci biçimiyse: doğrusu iyidir deyişler, çünkü en yüceyi Hatırlatandır onlar, ne var ki Kutsalı açıklayan biri delerek.” (IV, 144.) Şiirin özü, tanrıların işaretlerinin ve halkın sesinin birbirine yönelen ve birbirinden uzaklaşan yasalarıyla birleşiyor böylece.
Ozanın kendisi öncekiler, yani tanrılarla sonrakiler, yani halk arasında duruyor. O Ara’ya, tanrılarla insanlar arasına atılmış olandır o. Ama yalnızca ve ilk kez bu Ara’da karara bağlanır, insanın kim olduğu ve varoluşunu nereyc yerleştireceği. “Ozanca barınır insan bu yeryüzünde.” Durmadan ve hep daha güvenli, kcndisini çepeçevre kuşatan görüntülerin dolgunluğundan ve daha yalın olarak,ozanca sözünü bu Araülke’ye adamıştır Hölderlin. Buysa bizi, onun, ozanın ozanı olduğunu söylemeye zorluyor. Hölderlin’i, dünyayı tam yaşayamamaktan ileri gelen boş ve aşırı bir özseviye tutulmuş olarak düşünebilir miyiz hala? Yoksa bu ozanın, şiirsel düşüncesini aşırı basınçtan ötürü varlığın ta temeline ve ortasına dek eriştirdiğini mi kabul etmeliyiz? “O canım mavilikte çiçeklenir…” diye başlayan son dönem şiirinde Oidipus için söylediğini, Hölderlin’in kendisine uygulamamız gerek: “Gereginden arta Bir göz var belki Oidipus’ta.” (VI, 26.) Hölderlin şiirin özü üstüne şiir yazıyor, ama zamandışı geçerliği olan bir kavram anlamında değil. Şiirin bu özü belirli bir zamana aittir.
Fakat bu zamana yalnızca uyacak, zaten varolan bir şeye uyarmış gibi uyacak şekilde değil. Hölderlin şiirin özünü kurarken önce yeni bir zamanı belirler. Uçup gitmiş tanrıların ve gelmekte olan tanrının zamanıdır bu. Yoksunluk zamanıdır, çünkü çifte eksiklik ve çifte olumsuzluk altında bulunmaktadır: uçup gitmiş tanrıların Artık-olmayışı ve gelmekte olan tanrının Daha-gelmemişliği. Hölderlin’in kurduğu şiirin özü en yüksek anlamda tarihseldir, çünkü tarihsel zamanı önalmaktadır; ama tarihsel bir öz olarak biricik özscl özdür o. Yoksundur zaman, bunun için de, ozanı son derece zengindir,- öylesine zengin ki, göçüp gitmişleri düşünmekten ve gelmekte olanı sabırsızca beklemekten sık sık yorgun düşer de, bu görünüşteki boşlukta uyumak ister sadece. Ama o, bu gecenin Hiçliğindc ayak direr.
Ozan, yazgısının üstün ayrılmışlığında böyle tek başına kalırken, halkı adına ve dolayısıyla gerçekten, halkı için sağlar gerçekliği. “Ekmek ve Şarap” ağıtının yedinci bölümü (IV, 123f.) bundan söz eder. Burda ancak düşünürce çözümlenebilen, orda ozanca söylenir. “Ama dost, yf geldik biz. Doyu, yaşıyor tanrılar Ama başlar üstünde, yukarda, bir başka dünyada. Sonsuzca etkindirler orda ve pek umursamazlar Tasayı? yaşamadigımızı, o kadarcık esirger bizi çöktüler. Çünkü zayıf bir tekne her zaman almaz onları, Ancak zaman zaman dayanır tanrısal bolluca insan.
Onların düşlenmesidir yaşam. Ama yoldan sapmak îşe yarar uyku gibi, ve yoksunlukla gece zorlu kılar Demir beşikte yeterli yiğitler büyüyünceye dek, Türekler göklülerce gücleninceye dek eskisigibi. Gümbürtülerle gelir onlar öyleyse. Bu sırada sık sık Öyle gelir ki bana, uyumak yeğdir böyle yolda/siz olmaktan, Böyle beklemekten; ve ne yapmak ne söylemek gerek bu arada Bilmem; hem, neye yarar ozanlar yoksunluk zamanında7 Ama onlar, diyorsun, şarap tanrısının Kutsal rahipleri gibidir, kutsal gecede ülke ülke dolaşan.”

19 Mart 2017 Pazar

Hepiniz Kendini Akıllı Sanan Delilersiniz

Masamın başındayım son okuduğum Zeki Bulduk’un Müstesna Deliler Albümü kitabı. Kitap bildiğimiz bizim deli diye sıfatlandırdığımız, kendi yaşadığımız memleketimizde mahallemizde semtimizde sıkça karşılaştığımız önünü arkasını bilmeden deli diye yaftaladığımız insanların bir kısmını anlatıyor. Sahi kim akıllı kim deli bilebiliyor muyuz? Kafamıza göre bize uymayan bizim gibi olmayan bize göre mantıklı ve akıllıca davranmayana deli sıfatını yakıştırıyoruz.
Delilik, bizim gibi olmayan mı? Yoksa herkes gibi olmaya çalışan mı? Sorunun cevabı yok demi. Delilik kavramı bize bizden olmayan bizim gibi davranmayan insanlara yapıştırılan yafta. Oysa şöyle bir baktığımız zaman deliren insanların bu hayata uyum sağlamayan, bu hayatın yalanlarına, anlamsızlığa, ihanetine, sahteliğine, her türlü iğrençliğine ve pisliğine ayak uyduramamış ve buna güç yetirememiş insanların olduklarını görüyoruz.


Demek ki biz bu şeylere o kadar alışmışız, o kadar uyumlu bir hal almışız ki, bunlarla yaşadığımız ve bunlara güç yetirdiğimiz için akıllı olduğumuzu zannediyoruz. Aşkına sadık olduğu için çöllere düşeneMecnun, aklını kullanıp aşkını dillere düşürene akıllı diyoruz. Aşkı akılla bağdaştırıp, delinin aşktan anlamadığını sanıyoruz. ‘’Aşk, delirmek için yeterli sebeptir’’ oysa. Hepimiz birer deliyiz aslında fakat akıllı olduğumuzu sanıyoruz. Onlar ise akıllı fakat deli olduklarını sanıyoruz. Hepimiz bir şeyler için deliriyoruz. Kimi aşkı için, kimi yeni telefonu, kimi yeni arabası, kimi yeni elbisesi için deliriyor. Biraz durun ve şahit olun, bunlar için akıldan yoksunmuş gibi davranmıyorlar mı? Peki siz hangisi için deliriyorsunuz veyahut kimin için. Bu dünyada herkesi dellendiren bir şey var.
‘’Şeytanı dellendiren insan, erkeği dellendiren kadın, kadını dellendiren çocuk, çocuğu dellendiren oyuncak… Burası dünya!’’.
Siz kimin için ne için deliriyorsunuz bilmem ama burası dünya, kendini akıllı zannedenlerin deli, deli sandıklarımızın da akıllı oldukları yer!
Bu dünya kaybedenlerin dünyası, henüz hiçbir şeyinizi kaybetmediyseniz akıllı olduğunuzu düşünebilirsiniz. ‘’Birilerinin aklını kaybettiği, birilerinin kendini kaybettiği, birilerinin onurunu, namusunu, cesaretini, arkadaşını, dostunu kaybettiği şu koca dünyada kelimelerimi kaybediyorum…’’

Kafamda deliler dolaşıyor:
Birbirlerini su birikintilerine itiyorlar, dillerinin ucuyla parmaklarını yalayarak koşuşuyorlar. Eşya insana inatçı bir direniş gösterdiği zaman hep birlikte üstüme çullanıyorlar: Delice bir şey yap! diye bağırıyorlar vızıltılı seslerle.


Albayımın yanındayım. Siz adamı deli edersiniz.