21 Aralık 2015 Pazartesi

Samiha Ayverdi ve Aldığım Yeni Kitaplar

Yeniden merhaba değerli okuyucu;
Şu an elimde Samiha Ayverdi'nin ''Dünden bugüne ne kalmıştır'' adlı kitabı var. Aslında Samiha Ayverdi'yi çok önceden tanımama rağmen kitaplarını daha yeni yeni okumaya başladım. İki hafta önce ''Bir dünyadan bir dünya'' adlı kitabını okudum.Şu an elimde olan ve bitirmek üzere olduğum kitap ve önce okuduğum kitaba geçmeden önce Samiha Ayverdi hakkında bilmeyenleriniz için kısa bir bilgi vereyim daha sonra kitap hakkındaki yorumlarıma geçelim.
Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, 25 Kasım 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi, Fatma Meliha Hanım, babası Yarbay İsmail Hakkı Bey’dir Sâmiha Ayverdi, ilk tahsilini aile çevresi içerisinde yaptı. Anne annesi Hâlet Hanım, onun şifahi kültür ve tarih şuuru kazanmasında çok etkili olmuş bir isimdir. Dedesi de ciddiyet, dürüstlük, az konuşma gibi değerler noktasında ona örnek olmuştur. Aynı şekilde anne ve babası da onun fikrî, imânî ve ahlâkî şahsiyetinin teşekkülünde müsbet rol oynamış kimselerdir. Evleri de devrin seçkin bilim ve sanat adamlarının gelip gittiği bir yerdir.

Bu ortamın da onun yetişmesinde tesiri olduğu muhakkaktır.Sâmiha Ayverdi, resmî anlamdaki ilk tahsilini ise, henüz beş yaşında iken gittiği Mahalle mektebinde yaptı. Daha sonra 1921 yılında Süleymaniye Kız Numune mektebini bitirdi. Sonraki eğitimleri ise, ilk çocukluk devrinde olduğu gibi, resmî müesseseler dışında gerçekleşmiş; tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında hususi öğrenim görmüş, Fransızca dersleri almış, güzel sanatlarla ilgilenmiş ve keman çalmayı öğrenmiştir.Sâmiha Ayverdi, ilk eserlerini 1938 yılından itibaren vermeye başladı. Bu tarihte ilk romanı “Aşk Budur” yayımlandı. Bu eserini diğerleri takip etti. Türk edebiyatına farklı bir hava getiren bu eserler, büyük bir ilgiyle karşılandı. Sâmiha Ayverdi, daha sonra mecmualarda da yazmaya başladı. İlk yazıları Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu mecmuasında yayımlandı. Büyük Doğu’dan sonra ise Resimli İstanbul Haftası, Fatih ve İstanbul, Türk Yurdu, Havadis, Ölçü, Hür Adam, Anıt, Türk Kadını, Tercüman, Kubbealtı Akademi Mecmuası ve Türk Edebiyatı gibi yayın organlarında yazdı. Roman, mensur şiir türlerindeki eserlerinden sonra cemiyet meselelerine yöneldiği için hatırat, makale, deneme, tarih, biyografi, mektup türlerinde de eserler verdi. Böylece insan ve cemiyetin her meselesini kucaklayan zengin bir külliyat ortaya çıktı. Samiha Ayverdi hakkında daha fazla bilgi almak için www.samihaayverdi.org/hayati-fikirleri-eserleri.html bu adrese tıklayabilirsiniz.

Samiha Ayverdi'nin kitaplarının içeriğinden bahsedecek olursak yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi genelde deneme, hatırat, tarih, biyografi ve mektuplardan oluşmaktadır. Ancak bir deneme ve hatırattan çok daha ileri giden bir anlatım tarzı ve kültür birikiminin harmanı olan kitapları Samiha Ayverdi'nin yaşadığı döneme tarih açısından da bir ışık tutmaktadır. Samiha Ayverdi'nin dilinin pürüzsüzlüğü ve akıcılığı beni oldukça etkiledi. Kitaplarını okurken sanki tarihin aralıklarında dolaşıyorsunuz ve anlatılan her olayda sizde tanık olmuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Şunu da söylemem gerekir ki daha önce böyle muazzam bir dile ve anlatım tarzına rastlamamıştım. Samiha Ayverdi'nin Kitapları gün geçtikçe beni daha çok cezbediyor. Fırsatım olursa kitaplığımı Samiha Ayverdi'nin kitaplarıyla süslemek istiyorum ve şu kadarını söyleyeyim ki kesinlikle okurken altı çizilerek okunacak kitaplar. Her cümlede yeni birer kelimenin güzelliği düşüncelerinizi süsleyecektir.

Okuduğum bu kitaptan bir alıntıyla bu konuya son vereyim ve yeni aldığım kitaplara geçelim...

''Zira hakiki bir devletçi zihniyeti ile memleket menfaatine önem verip kendi menfaatlerini arka plana almak ancak büyük insanlara has kemal alâmeti idi. Zaten son asırlar, bize, kütlenin menfaati adına el ele tutuşmuş kimseler vermekte ne kadar cimrileşmişti. Zaman zaman tek tük kurtarıcı seslerini yükseltip başlarını kaldıracak kimseler çıksa da sarsılan ahlâk, piçleşen irfan ve tarihi örf ve adetlerimizi, el birliği ile bir işaret ateşi gibi karanlıkları yırtmak isteyen bu rehberi eziyor, tepeliyor, sömürüyordu.''



Yeni aldığım kitaplar aşağıdaki resimlerden de anlaşılıyor zaten kitaplar ve yazarları hakkında konuşacak olursak öncelikle Dursun Gürlek'ten bahsetmek istiyorum. Dursun Gürlek'in kitapları genelde kültür sohbetleri üzerine ve daha çok biyografi türünden eserler özellikle bu açıdan ''Ayaklı Kütüphaneler'' kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitabı daha önce okumama rağmen kitaplığımda olsun istedim. İçindeki kitap ve kütüphane aşıkları beni etkilediği için almak istedim.



Kitabın içinde kimler mi var. Ali Emiri Efendi, İsmail Saib Sencer, İbnülemin Mahmud Kemal, Mükrimin Halil Yınanç ve daha birçok kitap aşığı isim her birinin hikayesi okunmaya değer bence.
Talha Uğurluel'e geçecek olursak zaten onu çoğumuz Televizyon programlarından tanıyoruz. İhsan Fazlıoğlu ise bir felsefe hocası İstanbul Medeniyet Üniversitesi'nde görev yapıyor. Onunla da tanışmam verdiği derslerinin ve konferansların videosunu izlememle oldu. Düşünceleri ve fikirleri dikkatimi çekti ve kitaplarını okumaya karar verdim. İhsan Fazlıoğlu'nun videolarını izlemenizi tavsiye ederim. Bugünlük benden bu kadar değerli okuyucu bir sonraki yazıda görüşmek üzere kendinize iyi bakın. 
Ne demiş Küçük Prens: ''Ama gözler gerçeği göremez ki yüreği ile aramalı insan.''

    Sosyal Medya Hesaplarım
 Youtube    

27 Kasım 2015 Cuma

Korkulardan Kurtuldum

Ağır ağır çıkıyordu merdivenlerden bin bir düşüncenin içine hapsolmuş bedenini sürükleye sürükleye ilerliyordu. Ayakları ilerlese de zihni durmuş ve derin saplantılara gömülmüş bitmek bilmeyen korkular arasında kalmış bir biçimde, ruhunu meşgul eden korkulardan kurtarmaya çalışıyordu. Zor da olsa evin yolunu bulmuş kapıyı çalıp hızla içeri girip yatağına uzanması bir an içinde olmuştu. İçeriden gelen seslere aldırış etmeden yatağının tadını çıkarmaya başlamıştı.


Ama zihnini hala o meşguliyetten kurtaramamıştı. Aklında bin bir soru ve hala zihninde aynı düşünce uyumak istiyor ama bir türlü uyuyamıyordu. Zihnini kemiren sorulara bir cevap bulmak istiyordu. Bütün bu soruları kendine tek tek soruyor, kendi kendince cevaplar üretmeye çalışıyordu ama bir türlü aradığı cevabı bulamıyordu. Sıkılmıştı ruhu daralıyordu. Olanlara bir anlam yüklemek istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Sanki soruların ve hayatının anlamının cevapları kalbindeymiş de kalbini hiç tanımıyormuş gibi hissediyordu. Darmadağınık olan düşünceleri her dakika zihnine zarar veriyordu. Ürperen bedenine hakim olmaya çalışıyordu. Artık ölümü düşünmeye başlamıştı. Saatinin hızla vuran tik takları zihnini paramparça ediyordu. Başka şeyler düşünmek istiyordu. Fakat bir türlü beceremiyordu. Korkularını zihninden atamıyordu. Uyumaya çalışıyordu ama bir türlü uyuyamıyordu. 


Saat epey ilerlemişti. Karanlık geceye çöktüğü gibi onunda ruhuna çökmüştü. Korkuyordu, titriyordu, hareket etmiyordu ve her geçen dakika bir kat daha korkuları titreyişleri artıyordu. Sonra düşüncelerinden kurtarmak için bir yol buldu kendince... Ellerini semaya kaldırdı. Duygularını sakin ve bir başına bırakarak içinden geldiği gibi yakarmaya, yalvarmaya başladı. Her yakarışta ve yalvarışta kararan ruhunun aydınlandığını hissediyordu. Daha içli ve daha içli sesini arşa çarptırırcasına yakarıyordu. Kalbi ve ruhu hafifliyordu. Artık anlamsızlaşan korkulardan ve hislerden kurtulmuştu. Rahat bedeniyle beraber ruhuna da bir hafiflik sarmıştı. Yatağa uzandı, başını ve bedenini sağ tarafa çevirdi. Ölümü hissedercesine derin bir uykuya daldı...

 Ahmet Culum
 Youtube    

4 Ekim 2015 Pazar

Yıllar Önce İmam Hatip Lisesinde Yapılan Bir Röportaj

Malatya İmam Hatip Lisesinde okuduğum yıllarda bir arkadaşımla beraber okul gazetesi çıkarmaya karar vermiştik. Bu karar neticesinde okulumuzla ilgili araştırmalar yaparak bilgi topluyorduk. Daha sonra okulumuzun en eskilerinden olan Abdullah Kayhan hocamıza danıştık ve bir röportaj yapmak istedik. Sağolsun o da kırmayıp kabul etmişti ve röportajı gerçekleştirdik. Ancak çok çalışmamıza ve elimizden geleni yapmamıza rağmen öğrenci halimizle okul gazetesini çıkaramamıştık. O zamandan sonra bu röportaj kaybolup gitmişti. Ancak  yıllar sonra abimin bilgisayarında olan bilgilerimi bir Cd ile bana vermesi ile bu röportaja ulaştım. 2012 yılında yani lise son sınıfta iken yaptığımız bu röportajı sizlerle paylaşıyorum. Bu vesileyle de kıymetli Hocam Abdullah Kayhan'a sevgi ve saygılarımı sunuyorum...

Soru: Okulumuzun geçmişten günümüzü kadar olan gelişmeleri nelerdir?

Abdullah Kayhan: Öncelikle şunu söylemek lazım İmam Hatip Liselerin 1929'lara 1930'lara dayanan bir mazisi vardır. Geçmişe baktığımızda imam hatiplilerin mazisi  hayli sıkıntılı geçmiştir. imam hatip liselerinin Türkiye'deki büyümeleri ve gelişmeleri yani kuruluşları büyük bir ihtiyaçtan doğmuştur.Halk imam hatiplileri hep gözbebeği gibi görmüş ve kucaklamıştır, Malatya imam hatip lisesinde 1965'te eğitim ve öğretime A blokla başlanmış,daha sonra B blok yapılmıştır.Halkımız bize her zaman kucak açmıştır bizi maddi ve manevi olarak desteklemiştir.Bu binaların alt yapıları  halkımız tarafından yapılmıştır.
 O zamanın öğretmenleri, idarecileri ve okul aile birliği de okulun yapımında aşk ve şevkle çalışmışlardır, okul dernekleri ve imam hatipleri yaptırma ve yaşatma dernekleri çalışmışlardır.Hiç unutmam o günlerde  Namık amca bu okula çok yardımda bulunmuştur,zamanının büyük bir kısmını okulda geçirmiş ve idarecilerimizle imam hatip lisesinin gelişmesi ve güzelleşmesi için gayret göstermişlerdir.İmam hatip lisesi ilk açıldığında çok az bir öğrenci kitlesi ile açılsa da daha sonra bine kadar ulaşmıştır. Halkımız imam hatip lisesinin hep başarılı olduğunu görmüşlerdir, özellikle ailelerimiz bizi bu okula gönderirken dinini öğrenmesi için gönderdiler ama zaman içeresin de imam hatipliler yüksek tahsile gitmişlerdir ve orada da başarılarını kanıtlamışlardır.

Okulumuz Malatya İmam Hatip Lisesi içi
Soru: Eski İmam Hatipliler ve Şimdiki İmam Hatipliler arasındaki farklar nelerdir?

Abdullah Kayhan: İmam hatip liseleri üzerinde bir takım münakaşalar yaşanmıştır. Tabiri caizse imam hatiplilier kıskanılmış ve başarısını çekemeyenler olmuştur.Ancak şunu söylemek gerekirse imam hatip lisesinin ilk açılışında büyük bir aşk ve sevgi vardı,öğrencilerimiz çok idealistiler hedeflerini belirlemiştiler,bu okula gelen öğrencilerimiz okumak ve bilgi sahibi edinmek için geliyorlardı.İnanın ilkokula üç yüz dört yüz kişi ile başlardık,son sınıfa geldiğinde dökülmeler olurdu ancak mezun olan öğrencilerimiz mutlaka bir göreve gelirlerdi.Görev alan öğrencilerimiz imam hatip lisesinin vizyonunu ve misyonunu çok başarılı bir şekilde yerine getirmişlerdir.Ancak eski imam hatiplilerle şimdiki imam hatipliler arasında bir kıyaslama yapılması gerekirse tabi nesil o zaman biraz kamil idi ve dış etkenlerin tesiri vardı.Sosyal hayat biraz daha farkılıydı kültürel değişimler bu kadar değildi.Öğrenciler daha kontrollüydü,öğretmen öğrenciyi kontrol edebiliyordu.Şimdi öğrenciyi  sosyal hayatta kontrol etme imkanı yoktur.Oysa o zamanın öğretmenlerimize  evlerimize kadar gelerek bizleri kontrol ederdi,hatta bizim sinemada hangi filmleri izlediğimizi kontrol ederlerdi. Dolayısıyla bugün gelinen sosyal hayat içerisinde öğrenciyi öğretmenin ve idarenin kontrol etmesi mümkün değil burada en büyük görev ise ailelere düşüyor. Aile-okul işbirliği ile ancak  öğrencilerimiz daha güzel yetiştirilebilir.

Malatya İmam Hatip Lisesi ön taraf
Soru: Okulumuzun o günkü zor şartlardan bugünkü koşullara gelmesi nasıl oldu?

Abdullah Kayhan: Okulumuzun o günkü zor şartlardan bugünkü koşullara gelmesi kolay olmadı.Ben hatırlıyorum bir arkadaşım vardı şimdi Malatya'nın ünlü bir işadamı o zamanlar  yamalı pantolon giymiş ve hatta o yamanın üstüne bir tane daha yama yapmıştı,sırtında boya sandığı okul önünde akşama kadar ayakkabı boyardı.Her birimiz cumartesi ve pazar günleri boş vaktimizde bir şeyler satardık ve okul harçlığımızı kendimiz karşılardık,o zaman maddi imkanlar da kısıtlıydı. Ama bugün bakın devlet okullarımıza yatılı pansiyonlar açmış yemeğini, banyosunu veriyor.O zamanlar ilkokulda sınıflarda soba kullanılırdı evlerimizden okula odun toplar götürürdük ve çok sıkıntılarla ders işlerdik.Bunun dışında da imam hatipliler birçok sıkıntı yaşamışlardır, mesela 1971 imam hatibin orta kısmı kapatıldı ve sadece lise kısmı ile devam etti.İmam hatip lisesi sıkıntılarla eğitim ve öğretim yaptı,ancak öğrencilerimiz bu sıkıntılardan haberdar edilmeden okumuşlardır.Halkımız imam hatiplileri hep güzelin,iyinin,doğrunun yanında olduğunu görmüştür ve onlarda daima bu çizgiyi takip etmişlerdir. İmam hatipliler ülkelerinin geleceği için gayret ve çaba göstermişlerdir, medeniyetlerinin aşkıyla ve şevkiyle büyümüşlerdir. Adetlerini,kültürlerini ve kökenlerini asla unutmamışlardır, evet batının gelişmişliğini,teknolojisini alalım demişlerdir ama batının kültürü ile kendi kültürümüzün karıştırılmayacağını bilmişlerdir.

  Soru: Okulumuzdaki başlıca sorunlar nelerdir?

Abdullah Kayhan: Bence sorundan ziyade ne yapmalı sorusunu sormak lazım tabii sorunlarımızı tespit edelim teşhisi koyalım ama tedavi ne olmalı diye düşünelim. Öncelikle öğrencilerimizi daha aktif hale getirilmelisi ve yönlendirilmesi gerekmektedir. Öğrencilerimize imam hatip liselerinin önemini, hedefini, kaynağını ve kuruluş amacının mutlaka öğretilmesi gerekmektedir. Çünkü imam hatip lisesini halk farklı görüyor. Mesela otobüs durağında bazen karşılaşıyorum yaşlı bir nine, yaşlı bir dede bir öğrencimizin hatasını gördüğü zaman diyor ki bak bir de imam hatipli olacaksınız niye çünkü imamlığın vizyonu ve misyonu hatipliğin vizyonu ve misyonunun gerektiği davranışta bulunmuyorlar. Öncelikle öğrencilerimize bu bakış açısının kazandırılması gerekiyor. Ayrıca öğrencilerimizin daha bilgili,daha kültürlü,kendisine güvenen, özverili, yerel değerlerini bilen kültürünü özümsemiş bir bireyler olarak yetiştirilmesi gerekir.
 Aynı zamanda gelişen Dünyayı da tanıyan, Dünyayı okuyan geniş perspektiften olaylara bakan bir bakış açısı ile yetiştirilmesi gerekir. Ayrıca en önemli sorunlarımızdan biride dil sorunu imam hatip lisesi öğrencisinin Arapçayı çok iyi konuşması ve en az birkaç dil bilmesi gerekir. Bunun için yeni metotlar uygulanmalı İslami ilimlerin ve Arapçanın daha iyi öğretilmesi ve pratik hale getirilmesi gerekiyor. İmam hatiplilerinde dışarıda söylenenlere aldırmadan vatanının geleceği ve ailelerin mutluluğu için bu gayret ve çabayla hedeflerine kilitlenmesi ve yetiştirilmesi gerekiyor. Size de yaptığınız bu çalışmadan ötürü teşekkür ediyorum ve sevgilerimi sunuyorum.



17 Eylül 2015 Perşembe

Ahmet Culum - Üç Şey (Nurettin Topçu)


Alem, üç şeyin mecmu'undan ibarettir: 
Varlık, düşünce ve hareket. 
Bunların hepsini kendinde toplayan insan, üç şeyin peşinde olmak için yaratılmıştır: 
Zeka, duygu, irade. 
Zeka üç yerde kullanılır: 
Kazanmada, hilede, ilimde. 
Duygunun üç dünyası vardır: 
Sanatın, rüyanın ve sevdanın. 
İrade üç aleme sığınma kuvvetidir: 
Hemcinsine, kendi samimiyetine ve Allah’a. 
Bu üç yetinin birlikte ve ahenkli olarak barındığı kalp, üç şeyin mahfazasıdır: 
Aşkın, ümidin ve imanın. 
Üç şeyi sevmeyen ruh, ölü odaları gibi karanlıktır: 
Çocuğu, tabiatı, zalimle kaviden başkasına itaatı. 
Üç kişiye acıyınız: 
Zenginlikten sonra fakir düşene, şerefli iken zelil olana, cahiller arasında kalan alime. 
Üç nesneden her yerde kaçmalıyız: 
Yersiz şiddetten, açlık bırakmayan tatminden, kendimize çevrilmeyen tehditten. 
Üç kişiden korkunuz: 
Merhametsizde, müraiden(iki yüzlülük,riyakarlık), mürtekipten. 
Üç musibetten uzaklaşınız: 
Zulümden, zelzeleden, bilirim iddiasında olan cahilden. 
Üç kişiye el uzatınız: 
Hastaya, garibe, muhitinde anlaşılmayan bedbahta.(Bu yüzden kalabalığın arasında yalnız yaşayana) 
Üç türlü davranış kaba ve sahtedir: 
Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlak, kendine güvene dindarlık. 
Üç şey saadetin sırrıdır: 
Tevazu, kanaat ve ölümün eşiğinde sık sık dinlenme zevki. 
Dünya üç şeyle Cennet olur: 
Elden, dilden ve gönülden vermekle, Allah kullarını ta’n(hoş görmemek) etmeyip affetmekle, zalime zulmetmeyip hidayet yolunu göstermekle. 
Üç kişi karanlıkta kalmıştır: 
Aşkından çok talakatını kullanan, imanını iddia yapan, aklın meyvesinden lezzet almayan. 
Üç hakimin hükmünde hata aranmaz: 
Kalbin, kaderin, ölümün. 
Üç yerde insan kendini tanır: 
Tövbede, zalimin kahrı altında, son nefeste. 
Hayatın manası üç yerde hakkıyla anlaşılır: 
Aşk ile birleşen ümide, vecd ile yapılan ibadette, yeri yurdu unutturan seyahatte. 
Göz yaşının üç yerde lezzetine doyulmaz: 
Vuslatta, mağfirette, merhamette. 
Üç yerde insan Allah sohbetdedir: 
Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, bir ümitsizin yüzünü ümitle güldürdüğü yerde, zalimin zulmü kendinden şükür taşırdığı anda. 
İnsanlar içinde kendini bilenler şu üç kişidir: 
Rüzgarı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah emaneti olan insanlara katı gözlerle bakmayanlar. 
Üç türlü insan Allah’tan uzaktır: 
Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar (hizmet ehli olmayanlar), duygulu olduklarını ileri sürüp de sefalet sahnelerinden uzak duranlar, sefil ruhlarda feyz arayanlar. 
Üç türlü insan Allah’ı göreceğinden müjdelenmiştir: 
Saf kalpler, gecenin karanlığında güneşi bulanlar, ölümü hayatta iken bütün hareketleriyle birleştirmiş olanlar. 
Üç şeyin hududunda durmasını bilmelidir: 
İsteklerin, aklın, hayatın. 
Üç şeyden ayrılınca diğer üç şeye geçmede acele etmelidir: 
İnsanlardan ayrılınca ibadete, hareketten çıkınca huzura, dünyaya vedalaşınca uhraya(sona).

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Ahmet Culum - Sonsuza Dek Sophia (Kemal Sayar)


"Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın parlıyan (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi...
Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe'den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü 'aşk' üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah'a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!..
-Diyorum ki…
Vaktin varsa bu akşam...
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!
-'Eve gitsem daha iyi'...
-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye...
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını...
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı...
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?

Kemal Sayar

7 Ağustos 2015 Cuma

Neler Oluyor Bize

Bir şeyler yazmak için yazıyorum buraya. İçimden gelenleri dökmek, aklıma her geleni dümdük söylemek amacım. Güzel bir sabah olmasını dilerken yeni bir şehit haberiyle uyanmamak için her gün güzel bir duayla güne başlamak gerekiyor. Geldiğimiz şu noktada kavgalara kargaşaya sebep verecek ve çatışma çıkaracak her olaydan uzak durmak istesek de birileri ülkemin huzuru kaçsın diye uğraşıyor ve birileri ülkemin huzuru bozulmasın diye nöbet bekliyor. Kalplerinde alevlenen bir yangınla bekleyen annelerin olduğunu bilmek üzüyor insanı.
Her ne kadar sabretmeyi bilsek de sabrın sınırlarını zorluyor insanlar. Bazen sabretmek zor geliyor, içinden küfürler saydırmak istesek de daha sonra bunun bir çözüm olmadığını anlıyor ve yine sabretmeye mahkum oluyoruz. Herkesin sabrının taştığı bir noktada birileri size ihanet ediyor. Hemde içinizden birileri, dün güvendiğiniz sahip olduğunuz her şeyi emanet edeceğiz insanlar bugün büyük bir ihanet içinde hiç utanmadan yüzünüze bakıp yalanlar söyleyebiliyor. Kendinizce bu insanlardan kaçış yolu arıyorsunuz belki uzaklaşıyorsunuz ama her gün gözünüzün önünde olanları görmeye engel olamıyorsunuz.
Sonra kendi kendinizce kızıyor ve elinizden hiçbir şey gelmemesine üzülüyorsunuz.
Bir kavga veriliyor bu hayatla ama biz hayat yerine birbirimizle kavga etmeyi tercih ediyoruz. 
Cemil Meriç'in aşağıdaki şu sözleri daha net açıklıyor aslında bugünkü durumu:
"Mesele bir millet, bir topluluk olmaktır. Birbirimizi sevmeyen bir ülkeyiz. Herkes herkese düşman, kimse kimseyle konuşmuyor. Herkes herkesten korkuyor, herkes herkese şüpheyle yaklaşıyor...
Parça parça olmuş bir millet halindeyiz. Bugün realite olarak bir Türk Milleti'nden söz edilebilir mi? Millet demek müşterek inanç demektir. Bizim hiçbir müşterek inancımız yok. Kendi şahsiyetimiz yok. Bu itibarla bütün mesele şuurlanmak, bütün meselelere açık olmak, bütün meselelere açık olurken de sırtını bir kaleye dayamak: ŞAHSİYET KALESİNE, TARİH KALESİNE!"

Evet biz sırtımızı ne yazık ki bu kaleye dayamıyoruz. Bir topluluk olmayı beceremediğimiz gibi birbirimize karşı olan düşmanca tavırlarımız ve kendimizi beğenmişliğimiz bir millet olmamıza bir bütün olmamıza engel oluyor. Birbirimizi sevmeyi beceremiyoruz. Bir topluluğa duyduğumuz kin sebebiyle adaletsizlik yapmaktan çekinmiyoruz. Müslümanız diyoruz ama müslümanlar olarak birbirimize karşı saygılı ve merhametli olamıyoruz. Biriktirdiğimiz kin ve nefret ile masum insanlara suçsuz insanlara suçlamalarda bulunuyoruz. Oysa Rabbimiz: ''Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.'' buyururken biz tam aksini yapıyor ve Allah'a karşı gelmekten sakınmıyoruz.

Ne zaman ki kendi kinimizden ve gururumuzdan vazgeçip birbirimizi anlamak, birbirimizi sevmek yolunda bir adım atarsak işte o zaman bir ayrıma gitmeden bir toplum olmayı becerebiliriz. Birbirimizden korkmayarak birbirimizden şüphelenmeyerek bir anlam kargaşasından kurtulabiliriz. 
Cemil Meriç'in de dediği gibi sırtımızı bir ŞAHSİYET KALESİNE dayayarak yeni bir şahsiyet oluşturup bu bilinçle millet ve toplum olma bilincinde ilerleyebiliriz.

1 Haziran 2015 Pazartesi

Kedi Ağaca Neden Çıktı? (Bakış Açısı)

İnsanlara bakışlarımız onlara karşı ön yargılı oluşumuz ve daha birçok neden sıralayabiliriz bakış açımızı anlatmak için. Aynı noktadan her zaman olsun bakamıyoruz. Farklı görüşlerimiz ve düşüncelerimiz ve olayı farklı yorumlayışlarımız var. Belki de böyle yaratılmamız da ki temel sebep de birbirimizin hatalarından ders çıkarmak ve doğru olana yönelmektir. Bir şeyleri anlatırken veya herhangi bir olayı yorumlarken takındığımız bu farklı tavırlar bizi çeşitlendiriyor. Böylece yeni insanlara yeni keşifler yapıyoruz. Bakış açımızı anlatmak için bunu bir örnekle betimleyelim.


Örneğin: Bir kedi ağaca çıkar ve ne yapar eder aşağı bir türlü inemez, etraftaki o çok muhterem hayvan sever arkadaşlar kedinin bu haline acır ve hemen bir itfaiyeyi arayarak kedinin ağaçtan inmesine yardım etmelerini söylerler. Bunun üzerine itfaiye gelir, büyük alkışlar ve ıslaklar arasında kediyi kurtarır. Orada bulunan o pek muhterem arkadaşlarda bu duruma pek sevinirler fakat şu soru asla sorulmaz ''Kedi ağaca neden çıktı?''. 
İşte bu arada bakış açımız devreye giriyor ve olayların farklı bir taraftan ele alınmasının bize ne derece önemli olduğunu gösteriyor. Bu arada hayvan sever arkadaşlar demişken şu kurban bayramında hayvanları kesmeyin onlarda bir can diyenlerde ayrı bir bakış açısından tabi. Neyse konumuza dönecek olursak olaya hep bir yönden bakarak insanlarımız çevremizdeki insanların neden olaya bu açıdan bu bakmadığı ve  kedinin ağaca neden çıktığını sorgulamamış olmaları. Bence bu düşünce veya bakış açısı tamamen duygusal düşünmekten kaynaklanıyor. 

Yani kedinin oraya neden çıktığını merak etmeyerek önce içimizdeki o derin acıma hissini devreye koyuyoruz. Halbuki kedinin amacı aşağıda onu merak edenlere ve duygusal hayvansever arkadaşlardan tamamen farklı. 

Peki Kedinin asıl amacı neydi? Tabi ki yeni yavrulamış kuşların yavrularını yemekti aslında. Tabi bunu bilmediğimizden kedinin o anki masum anı bizi daha çok etkileyebiliyor ister istemez. Solda gördüğümüz Erdil Yaşaroğlu'nun bu anlamlı karikatürü sanırım komik bir üslupla bu olayı anlatıyor bize. bu konuya bir son verecek olursak farklı düşüncelerimiz, anlayış tarzlarımız ve farklı bakışlarımızın olduğunu bildiğimiz halde birbirimize karşı duyduğumuz kin ve nefretin temel sebebi olarak bakış açımızın farklı düşünmeyip herkesin bizim gibi düşünmemizi istemekten kaynaklandığını düşünüyorum. Başkalarının bizim gibi olmasını beklemek yerine onlarında bakışlarından olaya bakmayı bilmemiz gerekiyor bence. Böylece aramızda yaşanan problemlere ve sıkıntılara dur diyebiliriz. Farklı bir açıdan hayata bakmanız dileğiyle....

Sevdiğim Sözler

''Buradan bir kova su gibi görünüyor; ama bir karıncanın bakış açısından engin bir okyanus, bir filin bakış açısından sadece soğuk bir içecek, bir balığın bakış açısından ise elbette onun yurdu...''
Phantom Tool Booth

''Birine perdeler harika görünürken, diğerine harikalar perde görünür.''
Rasim Özdenören  
                             
''Eğer başarının herhangi bir sırrı varsa bu diğer insanın görüş noktasını anlama ve olayları kendi açınızdan görebildiğiniz kadar, onun açısından da görme yeteneğiniz de yatmaktadır.''
Henry Ford




23 Mayıs 2015 Cumartesi

Ahmet Culum - Yağmur Duası (Sezai Karakoç)



Uzun zamandır buralara uğramıyorum belki hayatın meşguliyetlerinde kaybolup savruluyoruz bir yerlere. Yalnızlığa sığınıp kendimizle dertleşiyoruz çoğu zaman, anlatmak istiyoruz. Güzeli en güzeli ve duymak istiyoruz duymak istediklerimizi bekliyoruz gelmeyeceğini bildiklerimizi.

Buralara bir şeyler yazamasam da son okuduğum şiiri sizlerle paylaşayım.

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şey bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Bir yağmur bilirim bir de kaldırım
Biri damla damla alnıma düşer
Diğerinde durup göğe bakarım
Ne şehir ne deniz kokan gemiler
Bir yağmur bilirim bir de kaldırım

Nedense aldanmış bir gece annem
Bir kadın gömleği giydirmiş bana
İşte vuramadı gökler bana gem
Dinmedi içimde kopan fırtına
Nedense aldanmış ilk gece annem

Biri çıkmış gibi boş bir mezardan
Ortalıkta ölüm sessizliği var
Bana ne geldiyse geldi yukardan
Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar
Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır gökler açardı
Şimdi ne ihtimal ne imkan var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı
Yağmur duasına çıksaydık dostlar

26 Nisan 2015 Pazar

4. Malatya Kitap Fuarı

Merhabalar Arkadaşlar,
Güzel bir haberle geri geldim. 05-10 Mayıs arasında Malatya'da 4. Anadolu Kitap fuarı düzenleniyor. Kitapların sıcaklığı ve kokularıyla bir arada olma heyecanı başlıyor yine. Tüm kitapseverlerin haberi olsun istedim. Yazarların konferansları ve imza tarihleri ileri tarihlerde açıklanacak. Görüşürüz..


25 Mart 2015 Çarşamba

Kalbi Büyük Kendi Küçük ADAM

Elinde uzunca bir tornavida önündeki işe sımsıkı sarılmış, başka hiçbir şeye ilgi duymayan bir dikkatle bir an önce işini bitirme telaşıyla tornavidayı bir sağa bir sola çevirerek önündeki arızalı aleti tamir etmeye çalışıyordu. Havanın rüzgarlı kuru soğuna aldırmadan, ellerindeki yırtık eldivenlerden dışarı fırlamış parmaklarının soğukluğa ve titreyişine önem vermeden bir an önce işini bitirme telaşındaydı. Kazanacağı paranın ve bir kez daha eve mutlu döneceğinin heyecanı içerisinde acele ediyordu. Kim bilir aklından neler geçiriyor ve ne tür hayaller kuruyordu. Bu küçük yaşında bunca sıkıntının omuzuna yüklenmiş olmasına rağmen hala nasıl gülmeyi başarıyordu. Başka çocukların bir telefon veya basit bir hediye için annesine ve babasına naz yapmasına inat, annesinin ve babasının yükünü ve nazını da üstüne alan bu çocuğun kalbini çok merak ediyorum....

Fotoğraf  (Temsili)

10 Mart 2015 Salı

Anlamak mı?

Bazı insanlar vardır, sizi anlamak istemezler. Hep bir yolunu bulup, kendilerini haklı olarak görür ve asla bir şeyleri yanlış yaptıklarına veya yapacaklarına inanmak istemezler. Biz ne kadar doğrumuz var diye her gün kendimizi sorgularken onlar nasıl oluyor da her zaman yaptıklarının kesin doğrular olduklarına inanıyorlar. Bilmiyorum, onları bu düşünceye yönlendiren sebep veya sebepler neler...
Anlamak gerçekten de zor, her insana bir anlam yüklemek doğru mu? Orasını da tam olarak kavraya bilmiş değilim henüz. Bir insan yaptıklarından sonra kendini hiç sorguya çekmez mi? Neyi doğru yaptım neyi yanlış yaptım diye kendine hiç sormaz mı? Bu insanlar kendilerinden mi kaçıyorlar yoksa, aslında biliyorlar mı doğruyu yoksa bilmemezlikten gelmeyi mi yeğliyorlar anlamak zor. Gerçi hep birilerimiz bir şeylerden kaçmıyor muyuz? Hep bir şeylerden uzak kalmak uzaklaşmak istemiyor muyuz?
Yine de en son  kendimizden kendi benliğimizden uzaklaşıyoruz. Gidiyoruz bilinmeyen o dipsiz uçurumlara doğru...


1 Mart 2015 Pazar

Ya Rab Bela-yı Aşk ile Kıl Aşina Beni

Ve yeni seslendirdiğim bir şiirle tekrar burdayım. Umarım beğenirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum. Şimdilik benden bu kadar, görüşürüz...




Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni 

Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni 

(Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni, 

bir an bile ayırma aşk belasından beni) 

Az eyleme inayetini ehl-i dertten 

Yani ki çoh belâlara kıl müptelâ beni 

(Az eyleme yardımını dertlilerden, 

Yani çok aşk belaları ver bana) 

Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigârımın 

Geldikçe derdine beter et müptelâ beni 

(Gittikçe artır sevgilimin güzelliğini, 

Bana gelince onun derdine daha çok müptela et beni) 

Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim 

Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni 

(Onun ayrılığında öyle zayıflat beni ki 

Saba yeli beni ona ulaştırabilsin) 

Nahvet kılıp nasîb Fuzuli gibi bana 

Yâ Rab mukayyed eyleme mutlak bana beni 

(Ya Rabbi bana Fuzuli gibi gurur verme 

beni bana asla bırakma)

Şair Fuzuli

11 Şubat 2015 Çarşamba

Sorular ?

Evet, yetiyor kederlenmeye yalnızlık.
Büyük acılar, korkular, hatta anlamsız duygular zamanla içine işliyor. Sonra durup anlam vermeye çalışmak, bir anlam yüklemek ne kadar da zor oluyor. Bir insanı anlamak neden bu kadar zor ki diye soruyor kendine. Gerçekten anlamak mı istiyor, yoksa hiç kimsenin yapamadığını yapmak mı ? Yığınla soruyu cevaplıyor düşüncelerinde fakat hiçbir sorunun cevabından emin olamıyor. İnsanlar anlaşılmak mı istiyor, yoksa anlatılmak mı? Yine sorular, yine sorular diye söyleniyor içinden...



Acaba cevabını veremediği sorulara karşı bir kini mi var? Yoksa sorulardan mı hazzetmiyor diye geçiriyor içinden diğeri.
Sonra dönüp içinden konuşma diyor, diğerine o da sende içinden konuşuyorsun diye savunmaya geçiyor. Bu insanlar içinden mi konuşuyor, dışından mı? İçinden konuşuyorlarsa biri diğerini nasıl duyuyor. Dışından konuşuyorlarsa neden içinden konuşma diye söyleniyor diğeri ve biz bu insanların içinden konuştuklarını nerden biliyoruz. Biz konuştuğumuzu duyuyoruz yoksa duyduğumuzu mu konuşuyoruz...

SORULAR SORULAR SORULAR....

18 Ocak 2015 Pazar

Neden Herkes Ben Değil?

Bu yazıyı izlediğim bir videodan sonra yazıyorum. Videoyu da paylaşacağım en sonda ama öncelikle bu konu hakkında birkaç şey söylemem lazım. İnsanların ya da daha doğrusu insanlarımızın ben kelimesini her şartta ortaya koyması o kadar zoruma gidiyor ki. Kişi kendisi gibi düşünmeyeni neden hemen dışlıyor bunu anlamak gerçekten çok zor. Kendi fikir ve görüşlerini başkasının kabul etmesini istiyor ve herkesin kendisi gibi olmasını bekliyor. Kendisi gibi giyinsinler, kendisi gibi konuşsunlar, kendisi gibi düşünsünler istiyor. Bu benlik safsatalarıyla karşıdakini hor görüp, aptalca bir sebepten anlamsız kavgalara mahal veriyorlar. 

Özellikle bencilliğin hat safhaya ulaştığı ülkemde ben değilde biz diye düşünen bir toplumu ne zaman göreceğim. Bunu sabırsızlıkla bekliyorum. Ülkemdeki bütün insanları çok seviyorum. Ama birbirine saygılı olmayan, birbirini düşüncelerinden, giyinişlerinden ve inandıkları yüzünden kınayan bencil insanlardan nefret ediyorum demek istemiyorum, çünkü ben onlara sadece acıyorum.
Neden herkes ben değil diyerek yürümeye devam etsinler onlar. Fakat şunu hiç unutmasınlar ki kimse kendileri gibi düşünmek, konuşmak, inanmak zorunda değil...
İzlediğim videoya gelince onu da paylaşayım o zaten anlatıyor her şeyi...
https://www.youtube.com/watch?v=w4qk1GWvDk4

11 Ocak 2015 Pazar

Lütfen Beni Öldürme !

Yazmak ne kadar da basit bir kelime gibi gelse de bazen bir yazı her şeyi değiştirebilme gücüne sahip olabilir belki de. Bir roman yazmak istersiniz karar verirsiniz, kahramanınızı seçer, onun hakkında her türlü bilgiyi okuyucuya sunarsınız. Bazen bu kahramanlar birer hayaldir, bazen ise gerçek. Fakat bir roman yazılırken yazar, romanın da oluşturduğu karaktere yaşadığı hayat ile aynı zaman için de yön verebilir mi?
Bu soruyu sordum evet tuhaf bir soru, belki de imkansız gibi bir şey ama şöyle bir düşünelim. Ya gerçekten böyle bir şey olursa, roman kahramanı romanın yazımı ile aynı zamanda yaşıyor ve  yazar bu roman kahramanının  hayatına gerçek hayatta yön veriyorsa? Ne kadar da ilginç değil mi? Düşünsenize yazdığınız bir yazı gerçek bir insanın hayatını yönlendirebiliyor ve o bunun farkında değil. Gerçi sizde farkında değilsiniz.Siz de bunun sadece  bir roman olduğunu düşünüyorsunuz. Peki ya romanı bitirmeye karar verdiğiniz de ölecek kahramanın gerçek bir kişi olduğunu öğrendiğinizde ne yapardınız?

İşte size yazarlıkla ilgili muhteşem bir film. Filmin bitmemesini o kadar çok isterdim ki anlatamam. Filmimizin konusu tam olarak şöyle:  On yıl süren zahmetli bir çalışmadan sonra, romancı Karen Eiffel, en iyi kitabını tamamlamak üzeredir. Önündeki tek sorun, ana karakteri Harold Crick’i nasıl öldüreceğini bulmaktır. Yazar, Harold Crick’in gerçekte yaşadığını ve sözcükleri yazdığı anda olayları yaşadığını bilmemektedir. Şaşkına dönen Harold, yazarın aklındakileri duyup romanın (ve kendi) sonunu değiştirmesi gerektiğini anlar.

Beni oldukça etkileyen bu filmi sizlerle paylaşmak istedim. Umarım izleme imkanı bulursunuz. Pişman olmayacağınızı söyleyebilirim. Son olarak film de geçen şu cümlelerle yazımızı sonlandıralım.

''Bazen kendimizi umutsuzluğun, trajedinin değişmez ve süregelen korku ve çaresizliğinin içinde hissettiğimiz anlarda Allah'a her şey için şükredebilirsiniz. Bazı anlarda sizi telkin edecek, teninize dokunan tanıdık bir el ya da bir iyilik ve sevgi göstergesi ya da üstü kapalı ince bir yüreklendirme ya da sevgi ile bağrına basma, ya da bir teselli çağrısı bulabilirsiniz.''

1 Ocak 2015 Perşembe

Acılarımızı Unutmak

Bir doğruya temas edemediğimiz de veya bir doğru bulamadığımız da ya da doğru bir insana rastlamadığımız da neden herkesin böyle olacağını düşünürüz. Bir kaç kişiye bakarak geneli yargılamamız ne kadar doğru geliyor kulaklarınıza. Bir kaç hata ve bir kaç yanlıştan sonra kendi kendimize kurguladığımız bu zihinsel düşünceyi nereye kadar sürdürmeyi düşünüyoruz.

 Doğru bir insana rastladığımızda nasıl ki herkesin doğru olduğunu söyleyemiyorsak, yanlış bir insana rastladığımızda da herkesin yanlış olacağını söyleyemeyiz. İnsanları anlamaya çalışmak yerine önce ön yargılarımızı öne sürmemizin sebebini anlayabiliyor musunuz? Yaşadığımız ve geçmişte kalan hatıraları sanki yeni yaşanmış gibi hissetmemizin sebepleri neler?



 Zihnimizde oluşan acı hatıralar ister istemez bir karar verirken bir paket gibi karşımıza çıkıyor ve dur sakın bir yanlış daha yapıp kendini üzme diye bizi uyarıyor. Oysa bu uyarı sadece zihnimizde oluşan ve kurguladığımız o acı hatıraların sürekli tekrar edeceği hissine varmamızdan kaynaklanıyor. Aslında bir daha aynı üzücü olayı yaşamamak için kaçtığımız yolların bize ne kadar zarar verdiğinin farkında değiliz. Aslında bu olayların zihnimizde saklı kalması bizi bu davranışlara itiyor. Yaşadığımız en basit hatıralar ise aşk acıları ve aşk kalıntılarıdır. Zihnimizde yer edinen ve uzun bir zaman geçmesine rağmen unutamadığımız aşk acıları ister istemez bizi o konu hakkında olumsuz düşüncelere sevk ediyor. Aşk acısı yaşamış bir çok insandan şunları duyarsınız. '' bir daha asla kimseye kendimi kaptırmayacağım'', ''aşk, maşk hikaye hepsi yalan'', ya da çok sık duyduğum ve duyduğumuz erkeksiniz işte hepiniz aynısınız'' sözlerinin temelinde yatan şeyin aslında yaşanmış acı aşk hatıraların anımsanması ve tekrar hatırlanmasından kaynaklanıyor.Peki bu aşk acıları ve hatıralar zihnimizden silinir mi ? bu soruyu cevaplayarak yazımızı burda bitirelim.

*Yaşanılan ve öğrenilen her şey, beynin ana belleklerinde kayıt altına alınır. İlk öğrenilenler en altta en son kayıtlananlar da en üstte olmak üzere hafıza katmanları oluşur. En son hafıza kayıtlarına giren bilgiler en iyi, en eskiler ise en zor hatırlanır. Böylece geçmişte yaşananlar yıllar geçtikte hafıza katmanları arasında kaybolur ve gittikçe silikleşir. Bu fizyolojik durum nedeniyle geçmişte yaşanan acı ve üzücü bellek kayıtları zamanla tazeliğini kaybeder ve eskisi gibi acı vermez olur. Alzheimer ve diğer demanslarda ise tablo tersine işler. Burada yeni kayıtlar unutulurken, eski hatıralar daha netleşir. Bu durum aileleri genelde yanıltır ve hastaların daha geç doktora götürülmesine neden olur. çünkü örneğin 30 sene öncesini herkesten daha iyi ve net hatırlayan kişinin yakın hafıza kaybı üzerinde pek durulmaz ve hatta tam tersi hafızası çok güçlü şeklinde tasvir edilir. Evet, acı hatıra kayıtlarını, bilgisayarlarda ki gibi, silme tuşuna basarak tamamen silmek mümkün olmasa da acı hatırların etkisini azaltan çeşitli yöntemler vardır. Günümüzde acı ve üzücü hatıraların etkisini yok etmek ya da azaltmak veya bilinç altını temizlemek için hipnoz, EFT, NLP, meditasyon, kuantum olumlama, TMS ve EMDR terapi teknikleri gibi bir çok metod vardır. Bunların içerisinde beynin ön bölgesindeki sosyal hafızayı resetleyen ve daha somut bir tedavi gibi duran TMS seanslarının daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.”


 *(http://www.reemnp.com/istenmeyen-hatiralari-silmek-mumkun-mu)